Kurtların Kardeşliği

Taş duvarlı küçük kulübe, kasabanın biraz uzağında dağın yamacındaki görkemli çam ormanının ortasına kurulmuştu, yaz-kış bacasından duman tüterdi. Küçük tahta kapaklı pencereleri ve perçinli demir şeritlerle birbirine tutturulmuş, ahşap kısımları artık aşınmaya başlamış, sürekli açık duran bir kapısı vardı. Kapının önündeki küçük düzlükte taburesinde oturan iri yarı adam, patikadan ona doğru gelen delikanlıyı görünce gülümsedi ve yavaşça yerinden kalktı, içeriye girdi. Ocağın yanında körüklerin asılı olduğu yerdeki küçük dolabı açtı. Sabah kilerden çıkarttığı peynirle birlikte bir parçada soğan aldı ve masaya oturdu. Taş duvarın ortasındaki küçük pencereden dışarıyı izlemeye başladı, kışın sonlarıydı ama Anu dağlarından kar hiç eksik olmazdı, ovada kurulmuş olan Kinna şehri bir sisin içindeydi sanki, tüm evlerin bacaları tütüyordu.

Az önce patikadaki delikanlı şimdi kapının önündeydi.

Tam içeriye girerken adam delikanlıya seslendi: “Tabureyi de getir Ran.”

Ran tabureyle birlikte içeriye girdi, çantasındaki ekmeği çıkarıp masaya koydu ve üşüyen ellerini ovuşturdu.

“Kulübe yine sıcacık, ekmek de öyleydi ama soğuktan buz gibi olmuş,” dedi ve ekmeği birkaç parçaya bölüp masaya koydu.

“Nirda ordugâhta mıydı?”

“Evet, kılıcı çok beğendi. Yaşlı Dalare’nin yaptığı en iyi kılıç bu olmalı dedi.”

“Çünkü ‘Ruh Kesen’i görmedi,” dedi ve gülümsedi Dalare.

“Nure Sufi’nin kılıcı öyle değil mi? Knowa çeliğinden dövdüğün kılıç.”

“Knowa çeliği çok kırılgandır, ben onu Dermu demiriyle birleştirmiştim. Bu dünyadaki en iyi demir cevherleri kesinlikle o izbe kasabada çıkıyor. Ama kılıçları efsane yapan ne yapıldığı cevher ne de maharetli demircilerdir. Bir kılıcı efsane yapan onu tutan eldir.”

“Çelik tek başına kırılgan, demir tek başına ağır. İkisi birleşince hem daha hafif hem daha dayanıklı bir kılıç oluyor,” diyerek meraklı gözlerle Dalare’ye baktı Ran.

Dalare gülümsedi, kalktı ve ateşe bir tane daha odun attı. Elini hala masada oturan Ran’ın omuzuna koydu.

“Ben bir simyacı değilim evlat. Bu benim keşfim de değil, bu Tanrı’nın ilmi,” dedi ve ateşin başına geçti, yarım bıraktığı kılıcı tekrar korların arasına sokup, körükle yellemeye başladı.

“Kadim bilginler demirin gökten geldiğini söyler. Belki de Tanrı daha iyi kılıçlar yapabilmemiz için göndermiştir. Daha iyi kılıçlar yapıp, daha çok kan akıtabilmemiz için.”

Cümlesinin sonunda, artık iyice ısınmış kılıca elindeki çekiçle sert bir darbe indirdi, çıkan kıvılcımlar havaya saçıldı. Ran çekicin sesiyle irkilerek ayağa kalktı ve masayı toplamaya başladı. Kalan peyniri tekrar dolaba kaldırıp, etrafı toparlayınca körüğün başına geçerek, Dalare’nin işaretiyle ateşi körüklemeye başladı. Körükledikçe ateşten savrulan parıltılar, emektar ocağın bacasında kayboluyor ve bacadan tüten dumanlar yılın son karıyla birlikte çam ormanının üzerinde dağılıyordu. Kulübeyi çevreleyen çam ormanı sırtını Anu dağlarının uzantısı olan Runi geçidine dayamıştı. Kasabaya güneyden yalnızca bu geçitle ulaşılabilirdi, geçidin iki yanına kurulmuş küçük kalelerden dolayı izinsiz yaban geyikleri bile geçemez denirdi bu geçitten.

Artık hava kararmaya başlamıştı ama yılın son karı hala yağmaya devam ediyordu. Kalenin kapısından sırtında çuvalıyla birlikte bir asker çıktı. Kalede nöbet tutan diğer asker seslendi: “Kai, kasabadaki fahişelere dikkat et dostum, insanın iflahını kesiyorlar.”

Kai, “Atın ölümü arpadan olsun,” diyerek ormanda yankılanan bir kahkaha attı ve ormana girerek gözden kayboldu.

Karanlık çökmüştü, uzun bir süredir yürüyordu. Sırtındaki çuvalın iyice ağırlaştığını ve ellerinin soğuktan uyuştuğunu hissetti. Patikanın kenarındaki ağacın dibine çöktü ve biraz soluklandı.

Kalan yolu çok uzun değildi ama bir an önce kalkması gerekiyordu. Yol çok bayır ve kardan dolayı da çok kaygandı. Ayağa kalktı, ellerini nefesiyle ısıtıp, ovuşturdu ve çuvalı tekrar sırtına vurdu. Bu kez çuvaldan kan sızmaya başlamıştı. Eliyle çuvalı yokladı ve eline bulaşan kanı gördü. Tam bu sırada ormanın derinliklerinden bir kurt sesi yükseldi.

“Ne akşam ama,” diye kendi kendine söylendi Kai.

Kanın kurtları çekeceğini iyi biliyordu. Adımlarını hızlandırarak, nefes nefese yürümeye devam etti. Çuvaldan akan kanı artık eliyle dokunmadan da hissedebiliyordu sırtında. Terlemeye de başlamıştı ve bu hiç de hayra alamet değildi. Patikanın ilerisindeki küçük kulübeyi artık görebiliyordu ama oraya kadar gidebileceğinden emin değildi. Kurt sesleri artık çok yakından geliyordu.

Çuvaldan akan kan üzerinde donmaya başlamıştı. Aslında zor kısmını aşmıştı, ormanın bundan sonraki kısmı daha düzdü, artık gücünün kalmadığını hissetti, çuvalı yavaşça sırtından indirdi ve yayını eline aldı. Sürekli korkulu gözlerle etrafını kolaçan ediyor ve çaresizce kurtların saldıracağı anı bekliyordu. Karanlığın ortasında onu izlediklerini hissediyordu ve bazen siluetlerini görüyordu.

“Biri bana yardım etsin! Kimse yok mu!” diye bir anda bağırmaya başladı.

Bağırması kurtları harekete geçirmişti, kurtlar Kai’yi yere yıkmak için bir anda sağlı sollu saldırmaya başlamıştı. İlk iki kurdu okuyla haklamayı başarmıştı ama gelmeye devam ediyorlardı. Arkasından saldıran kurdu son anda fark ederek aniden eğildi ve kurdun onu ıskalamasını sağladı. Yayıyla havadaki kurda vurmaya çalıştı ama kurda vuramadığı gibi elinden çıkan yayı da tekrar alamayacağı kadar uzağa fırlatmış oldu. Bu kez tam karşısında bir kurt belirdi, Kai elini kılıcına attı ama kını boştu, aklına kullanmadığı oklar geldi sırtındaki sadağı eliyle yokladı. İki eline de birer ok alarak kurdun ona saldırmasını bekleyecekti. Bir an yolun sonuna geldiğini düşündü, aptallık etmişti; kısa gibi görünen bu yol, kar, kurtlar ve sırtındaki çuval işin içine girince çok çetin bir maceraya dönüşmüştü onun için.

Bir anda arkasında sıcaklık hissetti ve etrafının aydınlandığını fark etti. Sanki cehennemin kapısı onun için açılmıştı. Dönüp baktığında elinde meşalesiyle Dalare’yi ve çırağı Ran’ı gördü.

Kai o kadar yorulmuştu ki kendini öylece karların içine bıraktı, hala oklar sımsıkı bir şekilde elindeydi. Kafasını kaldırıp baktığında, meşaleleri gören kurtların kaçıştığını ve okla hakladığı iki kurdun boylu boyunca uzandığını gördü, bu hoşuna gitmişti.

“Şimdi kardeşlerinizi yiyebilirsiniz, sizi pire torbaları!”

Elini yanına gelen Dalare’ye uzattı ve ondan destek alarak güçlükle yerden kalktı.

“Bu mevsimde, akşamları meşalesiz ormana girilmeyeceğini bir çocuk bile bilir Kai. Beni sıcak yatağımdan kaldırdın.”

“Alay et bakalım ihtiyar. Sırtımda ki oğlak olmasaydı şimdi kerhanede iri göğüslü bir fahişeyle düzüşüyor olurdum.”

“Ama buna değecek Kai, sana görüp görebileceğin en sağlam kılıcı yaptım gerçi onu almak için bir oğlak daha getirmelisin, düşündüğümden daha şatafatlı oldu doğrusu.”

“Ne iki oğlak mı?! Tanrı gökten inse beni bu ormandan sırtımda bir oğlakla geçiremez tekrar. Bir daha hiç şarap içemeyeceğimi sandım.”

Dalare sadece her zamanki babacan tavrıyla gülümsedi ve başıyla Ran’a yerdeki çuvalı almasını işaret etti. Ran çuvalı sırtladı ve hep birlikte kulübeye doğru yürümeye başladılar. Biraz ilerledikten sonra Ran aklındaki soruyu cevaplamak istercesine, durdu ve kurtların olduğu yere doğru baktı. Gördüğü manzara onu ürkütmüştü, Kai haklıydı kurtlar ölü kardeşlerini afiyetle mideye indiriyordu. Kurtlardan biri uzaktan da olsa Ran’ın bakışlarını fark etti ve hırlayarak ona bir bakış fırlattı sonra onları rahatsız etmeyeceğine karar vermiş olmalı ki önündeki leşi yemeye devam etti. Az önce Kai’yi yemek için ortak bir mücadele veren kurtlar şimdi kardeşlerini yemek için birbirleriyle yarışıyordu. Belki de insanla hayvan arasındaki en büyük fark bu, diye düşündü Ran; hayvanlar sadece amaçları için bir topluluk olabiliyordu ama insanlar gerçek kader birlikleri yapabiliyordu. Kar artık yağmıyor gibiydi ve gökyüzü açıktı.

İlk önce yaşlı Dalare ve ardından Kai kulübeden içeriye girdi. İçerisinin sıcaklığı Kai’nin keyfini yerine getirmişti. “Cehennemin dipsiz kuyularından bile daha sıcak burası…”

“Bak kılıcın orada,” diyerek kılıcın yerini gösterdi Dalare.

Kai kılıcın olduğu yere gitti ve heyecanla eline aldı. Kılıçtan bir an bile gözünü ayırmadan, “İhtiyar, bu meret nasıl bu kadar hafif olabiliyor, malzemeden çalmadın umarım. Bu yanımda olsaydı o kurtların hepsini haklayabilirdim yemin ederim. Bu akşam oğlak değil de kurt çevirirdik ateşte,” diyerek bir kahkaha patlattı ve Dalare ile Ran da ona eşlik etti. Kahkaha sesleri kulübenin içinde yankılanırken, hala ormandan kurt sesleri yükseliyordu.

***

Bu öyküyü beğendin mi? Destek olmak istersen, bu öykünün de içinde yer aldığı “Gökyüzü Ormanı” adlı kitabımı satın alabilirsin.